DİL, DİLİN GEÇMİŞİ, DİLİN ÖNEMİ
Dil, insanlar arasındaki anlaşmayı sağlayan, duygu, düşünce ve dileklerimizi anlatmaya yarayan işaretlerin tümüne birden verilen addır.
Dil, insanlar arasında anlaşmayı ve iletişimi sağlayan temel öğedir. Dilsiz insan topluluğu düşünülemez. Yazılı ve sözlü simgeler sistemiyle insanlar birbiriyle anlaşırlar.
Dil, insan olmanın simgesidir. İnsan olabilmenin gereği düşünce ve duygunun gelişmişliği, saygı, sevginin vazgeçilmezliğidir. Dil bu yolda anlaştıran, bağdaştıran ve ileriye götüren en tartışılmaz öğedir.
Dil, insanlar arasında anlaşmayı ve haberleşmeyi sağlayan, aynı zamanda maddi bir yapısı olan işaretler dizgesidir. Günlük hayat içinde doğal yapısıyla kullanılan dil, özel gereksinimleri karşılamak üzere matematik sembollerde olduğu gibi yapay olarak da kullanılmaktadır. İnsan faaliyetlerini düzenleyen ve sosyal üretimin gelişme sürecinde ortaya çıkan dil sürecin ayrılmaz bir yanını oluşturur. Düşünceyi var eden dil, aynı zamanda yazının da varoluş nedenidir. Dilin en önemli özelliği, kuşkusuz düşünme aracı olmasıdır. Bu bağlamda düşünmeyi, çıkarımlar yapılması, kavramlar ve önermeler arasında bağlantılar kurulması, yani derin ve yaratıcı düşünceler üretilmesi, özellikle de soyut kavramların özümsenmesi olarak algılanmak gerekir. Gerçekten, yetersiz, karmakarışık bir dille duru bir düşünceye varılması olanaksızdır.
İnsan ana diliyle düşünür, ana diliyle bilgisini, yeteneklerini, becerilerini dile getirir. Anadilini anlayan, algılayan insanları kolay kolay kandıramazsınız. Ana dil insanın en kolay iletişim sağlayacağı, algıladıklarını aktarabileceği en etkili araçtır. Ana dil yaşamın abecesidir. Dünyanın birçok yerinde yasaklar yüzünden insanlar ana dilini konuşamamakta, iletişim kuramamakta, duygu ve düşüncelerini, dileklerini tam olarak anlatamamaktadır.
Dil denince, Karacaoğlan bir destanında şöyle diyor;
Gönüllerinde kuğuları yüzüşür,
Meşesinde sığırları böğrüşür,
Güzelleri şarkı söyler, çağrışır;
Dilleri var, bizim dile benzemez.
Benim konuştuğum dili sen, senin konuştuğun dili ben anlamıyorsam biz ve siz farklı dillerden konuşuyoruz demektir.
Oysa dil, bir araçtır, amaç değildir. Dünyaya açılış aracıdır. Beynin çalışması ile orantılı olarak gelişebilen bir araçtır. Prof. Nihat Bozok bir yazısında 'Beyin bizi biz yapandır' diyor. Beynin gelişmesi dil kültürüne bağlı olduğuna göre, dil de bizi biz yapandır diyebiliriz. Dil anlaşma aracıdır. İletişim aracıdır. Var olduğunu, insan olduğunu kanıtlama aracıdır. Ana dili ise kimliktir. Kabul edilmelidir. Değer verilmelidir. Sonsuza kadar varlığı sürmelidir, benimsenmelidir. Hiç kimsenin anadiliyle konuşan, düşünen ve yazan insanlara karışmaya ve karşı gelmeye hakkı olmamalıdır. İnsanın anadiliyle konuşması en doğal hakkıdır. Bunu kimse elinden almamalıdır.
Dil bir toplumun en kuvvetli dayanağıdır. Dil olmadan toplum olamaz, dil birliği sağlanmadan da bir toplumun ulusallığından söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle dillerini unutan toplumlar veya ana dillerine sahip çıkmayan toplumlar tarih sahnesinden silinip, yok olmaya mahkumdurlar.
Büyük düşünürlerden biri olan Konfüçyüs dilin önemini şöyle açıklar:
Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu? Büyük düşünür şöyle cevap verir:
'Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılmaz, ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur' demektedir.
Görüldüğü gibi dil düşüncenin adaletin, kültürün, sanatın, güvenliğin, eşitliğin aracıdır. Dilsiz bir şey düşünülemez.
Bir dilin kuvveti ve gücü, ancak o dili konuşan halkın kuvveti ve gücü ile doğru orantılıdır. O halkın gücü ve kuvveti oranında o dil, küçülür ve büyür.
DİLİN GE‚MİŞİ
Dil bilim uzmanları iki yüz yıldan beri sürdürdükleri çabalar sonucunda diller için bir soy ağacı oluşturdular. Dünyadaki 6800 farklı dilden yarısının bir olasılıkla, elli, altmış yıl içinde yok olacağı sanılıyor. Bu da her on günde bir dilin yeryüzünden silinmesi anlamına geliyor. Gezegenimizin dil çeşitliliği bugüne kadar böylesine hızlı bir yok olma ile karşı karşıya kalmamıştır.
Dil, konuşma biçimimiz, söylemek istediklerimizi dile getirmekle kalmayıp, aynı zamanda kim olduğumuz, nereden geldiğimiz köklerimiz ve atalarımız konusunda da bize ipuçları verir.
Dil bilim uzmanı Johanna Nichols çağdaş dillerin elli bin yılı aşkın bir süre önce Güneydoğu Asya'da başlayıp, sonunda Pasifik Okyanusu'nu çevreleyen büyük göç dalgasıyla ilgili olarak, bu dillerin yıllar önce denizleri aşıp Avusturalya, Yeni Gine ve Yeni Dünya'ya yayıldığını belirtir.
Dilbilimci Nichols, daha ileriye giderek, insanların dili ilk kez ne zaman kullandıklarını bulmak amacıyla dilsel saatini geriye aldı. Paleolitik dönemde resim, yontu ve kişisel bezeme gibi toplumsal açıdan ortak simgecilikte bir patlama olması dilin en az 50 bin yıl önce ortaya çıktığını gözler önüne seriyor. Ancak Nichols dilin doğuşunu 132 bin yıl önceye, yani atalarımızın dili, kullanmaya olanak tanıyacak beyinsel güce gerekli göz ve parlak anatomisine sahip olduğu döneme geri çekmekle yalnızca dil gruplarının çeşitliliğine tanık olmuştur.
İnsanoğlunun ilk kez ortaya çıktığı Doğu Afrika'dan yayılan 10 ya da daha çok topluluk arasında, hemen hemen aynı zamanda farklı dilerin doğmuş olması gerekiyordu. Nichols, çağdaş insanların oldukça geniş bir alanda ortaya çıktıklarına, daha sonraları ekolojik açıdan benzer ortamlarda yaşayan avcı-toplayıcı halkların çok farklı dil gruplarını temsil eden çeşitli dillerde konuştuklarına dikkat çekiyor ve 'insan türü hiç bir zaman yalnızca tek bir dilin konuşulmasına olanak verecek denli küçük olmadı' diyor.
Bilim adamlarının çoğu Nichols'un yaklaşımını övgüye değer buluyorlar.
Bugün dilbilim uzmanları zamanla günümüz dileriyle çok uzak atalarımızın konuştukları diller arasında bağlantıyı kurmayı başarmışlardır. 1) Germen dil ailesi, 2) Latince, 3) Antik Yunanca ve altı başka dil ailesiyle birlikte 144 farklı dili içeren Hint-Avrupa dil grubunun bir parçasını oluşturur. Örneğin Arapça Sami dil ailesinden; Türkçe ise Ural-Altay dil ailesinin Altay kolundandır. Kürtçe, Zazaca (Dersimce), Ermenice'nin Farsçayla olan benzerliği ise aynı kökten (Hint-Avrupa dil ailesinin Hint Kolundan) gelmeleriyle açıklanabilir. Zazaca (Dersimce) ise, Hint-Avrupa dil kümesinin doğu grubuna dahildir. Bağlantılı diller arasında Türkçe'den başka Altay dilleri (Moğolca, Mançu, Kori, Tunguz), küçük ayrıntılarla Japonca, Ural dilleri (Fince, Macarca, Samoyetce) kimi Afrika ve Asya dilleri gibi.
Bugün Kürtçe'yi 4 lehçeye ayıran görüşe göre, dört ana şive, şivelere bağlı 33 ara şive ve henüz sayısı saptanamayan değişik ağızlar vardır.
Yeryüzünde konuşulan dillerin sayısı ortalama 3500-4000 arasındadır. Dillerin birbiriyle yakınlığı onaylanmış durumda. Bugün hangi dil ailesine bağlanabileceği belli olmayan diller arasında Sümerce, Etrüskçe ve Baskça var.
Ayrıca dilin çeşitliliği üzerinde araştırmalar yapan Reading †niversitesi evrimsel dilbilim uzmanlarından MARIL PAGEL, şu anda üç dört dilin dünyaya egemen olduğunu ve dilde kitlesel bir yok oluş yaşandığına dikkat çekiyor. İngilizce 350 milyon kişinin ana dili olarak dünyanın en çok konuşulan dilleri arasında üçüncü sırada yer alıyor. Dünyada yalnızca 250 dil bir milyonu aşkın kişi tarafından konuşuluyor. En az 3000 dilin konuşanları ise 2500 kişi bulunuyor. (Yok Olmaya Yüz Tutmuş Diller vakfı, Nicholas Ostler)
Yok olmaya yüz tutan dillerin az kişi tarafından konuşulması gerekmiyor. Kongo Demokratik Cumhuriyetinde bile 250 farklı dil konuşulmaktadır.
Bir dilin yok olmaya yüz tutup tutmadığı o dili konuşanların sayısı değil, yaşı belirliyor. Dil çocuklar tarafından konuşuluyorsa geleceği güvencede demektir.
Bugün ABD'nin güneyinde dört eyalete yayılmış olan Navajo halkının dili giderek yok oluyor. Bu dili konuşanların büyük bölümünün yaşlılar ve orta yaşlılar olduğu belirtiliyor.
ABD, okullarda Navajo dilinin kaybolmaya yüz tutmasın diye öğrencilere Navajo dili öğretilmektedr.
Dersimce (Zazaca) dili de her geçen gün yok olmayla karşı karşıya kalmıştır.
Sorarım size, insanlar ana babalarının konuştukları dili konuşmayı neden red ediyorlar?
Bu sorunun tek bir cevabı var bana göre; küçük bir toplum, kendisini çok büyük ve varlıklı bir başka toplumun yanında yaşayanlar kendi kültürlerine, olan inançlarına yitirince kendi ana babalarının konuştukları dili red ederler.
Bu red ediliş çoğu zaman izlenen hükümet politikalarından da kaynaklanır. Bu politikalar azınlıkta kalan dilleri halk arasında konuşulmasına ya da okullarda öğretilmesini yasaklıyorlar.
Örneğin ABD daha önce izlenen politikalar nedeniyle Navajo ve benzeri diller zorunlu olarak yok olmaya yüz tutulan diller listesine girdi. ncak bu yanlışlıktan dönülerek Navajo dili okullarda öğrencilere öğretilmeye başlandı. (Örneğin, Habeşistan Yahudilerinin konuştuğu Falaşa dili gibi. Yahudiler, İsrail'e göç edince (1984-1991) 70 bin Falaşa arasında artık bu dil yerini İbranice'ye bırakıyor.
Chicago †niversitesi dilbilim bölüm başkanı Salikoko Mufwene ise, dili yok eden en öldürücü silahın hükümet politikası değil, ekonomik küreselleşme olduğuna inanıyor. 'Amerika'nın yerlileri kendi dillerine duydukları saygıyı yitirmediler, ancak sosyo-ekonomik baskılara uymak zorunda kaldılar. Ekonominin büyük bir bölümü İngilizce yürütülürken, onların bu dili konuşmayı reddetmelerini beklemek abes olurdu' diyor, Mufwene.
Dünya nüfusunun % 9'u Avrupa'da yaşamakla birlikte bu ana karada dünya dillerinin % 3'ü konuşuluyor. Öte yandan büyük ölçüde yerel olan ekonomisiyle, Afrika'da tüm dünya dillerinin yaklaşık 1/3'ü konuşuluyor.
DİLLERİ KORUMANIN ÖNEMİ
Peki bu diller korunmaya değer mi? Dil bilimcilere göre dillerin yok olması durumunda en azından dil araştırmacıları açısından bir veri yitimi söz konusu yazılı ya da kayıtlı olmayan bir dilin yok olması bilim açısından bir yitik (kayıp) anlamına geliyor.
Dil, ayrıca o dili kullanan toplumun kültür ve gelenekleriyle de yakın ilişkili olduğundan, biri olmadan ötekinin korunması çok güç oluyor.
Ne var ki günümüzde, kültürel kimliğin giderek önem kazanması dillerin yok olmasını önleyebilir.
Dil çeşitliliğinin korunabilmesi için insanların egemen olan dilin yanı sıra atalarının dilini de öğrenmeleri gerekiyor. Yine dil bilimcileri, ancak o dillerin egemen olan dillerle birlikte eşit düzeyde konuşulmasıyla ayakta kalabileceklerini belirtiyorlar. İşte bu nedenle Dersimce de bir ata dilidir. Bu ata dilini öğretmemiz gerekiyor. Benim gerçek yurdum dilimdir. Yurt insanın kendini güvencede hissetmesidir. Kimliğini, kişiliğini, varlığını kanıtlayabildiği alandır.
Dil toplumun bireye bağışladığı en güzel yurttur. Dil tarihtir. Coğrafyadır. Tüm değerlerin yaşadığı alandır. Duyarlığımızı, düşüncelerimizi, yaratıcılığımızı besleyen en bereketli topraklar doğduğumuz yerdir. Geçmişi, geleceği, sonsuzu kucaklayan bu dünya yaşadığımız topraklardan kim, nasıl koparabilir bizi.
İnsan olarak dilinize, tarihinize, coğrafyanıza sahip çıktığınız oranda hiç kimsenin sizi toprağınızdan koparmaya gücü yetmeyecektir.
Dilinizi konuşabildiğiniz sürece dil toprağında herşey yaratabilirsiniz, insanın gerçek yurdu dildir. Dilin yaşadığı topraklardır.
Kendi diliyle yaşama bakmayan, kendi toplumuna sahip çıkmayanlar, kendi kültürünü yaşatmayan, toplumun özgür ve bağımsız olması mümkün değildir.
Sonuç olarak dil bir araçtır, amaç değildir. İletişim ve anlaşma aracıdır. Var olduğunun, insan olduğunun bir kanıtıdır. Anadili ise kimliktir, değer verilmeli, hiç kimsenin anadiliyle konuşan, düşünen ve yazan insanlara karışmaya hakkı yoktur, olmamalıdır. Bir insanın anadiliyle konuşması en doğal insanı hakkıdır. Devletin kişiliğini, uluslararası varlığını, saygısını koruması, onun diline verdiği önem, bağlılık ve gelişimiyle paralel oluşan bilim, teknik ve sanatsal yapıtlarıyla ölçülür. O ulus tarihten silinmiş olsa bile, gene dilleri ve yapıtları sayesinde her zaman için yaşam bulmuş olacaktır.
Dostlar,
Türkçe güzeldir, tüm diller güzeldir, her dil bir çiçektir, dünya dilleri birer buket çiçektir.
ALİ KAYA