Birinci İmam: HAZRETİ ALİ
Zaten Alevi felsefesinde
Hz. Ali'nin annesi Fatma, Hz. Muhammed'e (sav) analık etmişti. Hz. Peygamber; onun hakkında, “Bu, benim anamdan sonraki anamdır” demiştir.
İmam Ali'nin künyesi, Ebül Hasan'dı. Peygamber ona Ebu Türab künyesini vermişti, bundan dolayı bu künyeyi severdi.
Lakabı arslan anlamına
Bir kıtlık yılında, Hz. Peygamber, Ebu Talip'in sıkıntısını gidermek için oğullarından Ali'yi yanına aldı. Ali, küçük yaştan beri Peygamberin evinde kaldı ve onun terbiyesi altında yetişti.
Tarihi kaynaklara göre, Hz. Peygamber'e vahiy geldikten sonra İslam'ı kabul eden ilk kişi Hz. Ali'dir. Ondan sora Hz. Haticetülkübra İslam'ı kabul etmiştir
Aslında Alevilikte,
XXVI. Sure'nin (Şuara), “Ve en yakın akrabalarını uyar” açıklamasındaki 214. ayet inince Hz. Peygamber, eşi Hatice'ye yemek hazırlattı. Ali'ye de,
Peygamber Hz. Muhammed (sav) Mustafa, Mekke'den Medine'ye hicret edeceği gece, Ali'yi kendi yatağına yatırmış, Peygambere suikastta bulunmak üzere gelenler, yatağında Ali'yi bulmuşlar, Hz. Muhammet'i sormuşlar, fakat bir cevap alamamışlar ve aramaya koyulmuşlardı.
“
Hicretten beş ay sonra Peygamber, Ansar (Yardım edenler) denen Medineli Müslümanlarla Muhacirin (göçmenler) diye anılan Mekke'den göçen Müslümanları birbirleriyle daha da kaynaştırarak kardeş etti. Kardeşlik töreni bitince yalnız kalan,
623 yılı Muharrem ayının yirmi birinci perşembe günü akşamı, Peygamber tek kızı Hz. Fatimaüzzehra'yı,
Anadolu Alevileri, varlıklarını sürdürebilmek için hep savaşmak zorunda kaldılar. Bu nedenle, insancıl dünyalarını savaşımcı bir sembolle sarıp sarmalayarak korumaya çalıştılar. Bu sembol ise, Hz. Ali oldu.
Hicret'in ikinci yılı (624), Ramazan ayının on yedinci günü başlayan Bedir Savaşı'nda, Müslümanların sancağı Ali'deydi. Savaş başlamadan, Ali geceleyin, müşriklerin bulundukları yerdeki kuyudan su çekip İslam ordusuna getirmişti.
Müşrikler, bozguna uğrayınca,
Hicretin yedinci yılının başlarında,
Peygamber, sabahleyin
Hz. Muhammet minbere çıkıp bir hayli konuştuktan sonra, “Ebi Talip oğlu Ali nerde?” dedi. Ali koşup,
Huneyn Savaşı'nda, pusuya düşürülen İslam ordusu bozulmuş, Peygamber'in yanında yalnız Ali, amcası Abbas ve birkaç yakınından başka kimse kalmamıştı. Daha sonra halife olacaklar da kaçanlar arasındaydı. Hz. Peygamber, kaçanların ardından gür bir sesle,
Hicretin dokuzuncu yılı Zilhicce'sinde, Kuran'ın IX. Suresindeki ilk ayetler inince, Hz. Muhammet, bunlardaki emirleri Mekkelilere bildirmek ve Hac etmek üzere Hz. Ebubekir'i üç yüz kişiyle Mekke'ye göndermişti. Kafile yoldayken Hz. Ali'yi çağırdı, Ebubekir'e yetişmesini, emirlerini Mekke'ye kendisinin bildirmekle görevli olduğunu söylemesini ve Mekke'ye inip halka bunları bildirmesini söyledi. Ali'yi kendi devesine bindirip gönderdi. Ali, Cuhfe'de Ebubekir'e ulaştı ve Hz. Peygamber'in emirlerini bildirdi. Mekke'ye doğru devam etti.
Bu olay, Hz. Ali'nin yerinin, bütün sahabelerden apayrı olduğunu göstermesi bakımından öğreticidir.
Ayetin anlamı çok açık ve çok önemli... “Tanrı'nın isteklerini bildirmezsen elçilik görevini yapmamış olursun” deniyor. Ve Hz. Muhammet'in çekinmemesi için “Allah, seni insanlardan korur” diye güvence veriliyor.
Tüm kafile bir araya gelince, Peygamber deve semerlerinden yapılan yüksek bir konuşma kürsüsüne çıktı. Tanrı'ya şükrettikten sonra, “Ey insanlar, ahrete göçmekte hepinizden ileride bulunuyorum. Orada benimle buluştuğunuz zaman, sizden iki paha biçilmez şeyi soracağım. Bunlardan biri, Allah'ın kitabıdır. İkincisi, benim Ehlibeytim” dedi. Daha sonra kalabalığa sordu:
“Ben, inanan her erkek ve kadının mevlası mıyım?”
İnsanlar, “Evet ya Resulullah” dediler.
Bunun üzerine Hz. Muhammed (sav), yanına çağırdığı İmam Ali'yi sağ yanına alarak elini tutup yukarı kaldırdı. Orada hazır bulunanların anlattığına göre, ikisinin de koltuk altları görüldü. Allah'ın Resulü bu arada: “Men küntü mevlah ve haza Aliyün mevlah” dedi. Hz. Muhammet, kalabalığa, “Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” diyerek, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde vasi olacak kişiyi göstermiş oldu.
Hz. Muhammed (sav); kendi öldükten sonra yerine
“Allah'ım, onu seveni sev, sevmeyeni sevme. Ona yardımcı olana yardım et. Gerçeği her yerde ona yoldaş kıl” diye Ali için dua etti.
Hz. Muhammet, orada bulunanların tümünün kendi hanımları da dahil Ali'ye biat etmelerini emretti. Oradakiler bu emre uydular. Ömer gelip şunları söyledi: “Kutlu olsun, ne mutlu sana ey Ebu Talip oğlu. Bu gün, benim ve her erkek ve kadın müminin mevlası oldun” diye Ali'yi gözle görünür bir heyecanla kutladı. Ebubekir de kutlamaya katılmıştı.
O arada “Maide Suresi”nin 3. ayeti inmişti:
“Bugün size dininizi bütünledim. Üzerinize olan nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için İslamiyet'i beğendim.”
Böylece, İslamiyet'in tebliği işi sona eriyordu. Bundan sonra tebliğ edilen (bildirilen) dinin özünün açıklanma dönemi başlıyordu. Bunu, yani İslamiyet’in özünü açıklamayı da ancak Hz.
Hz. Ali halife olunca, hazineye atadığı Ammar'a, kimsenin başka bir kimseden üstün olmadığını bildirip herkese üç dinar vermesini emretti.
Bunun üzerine, Ali'yi aradılar. Hz. Ali'nin güneş altında, tuttuğu bir işçiyle çalışmakta olduğunu gördüler.
Bunun üzerine, Hz. Ali “Andolsun Allah'a, benimle işçim arasında bile bir fark gözetmem ben” dedi.
Ertesi günü, Talha'yla Zübery, mescitte bir bucağa oturdular, yanlarına Said bin As ve Zübeyr'in oğlu
Bu hali duyan Ali, Ammar'la
Ali, “Oyunuza başvurmam gerekebilir, benimle kalmanız daha doğru” dedi. Bu söz üzerine Talha ve Zübeyr umre etmek üzere Mekke'ye gideceklerini söylediler. Ali, “Siz umre etmeyi değil, hıyanette bulunmayı kuruyorsunuz. Beyatten dönmeyin, Müslümanların birliğini bozmayın” dedi. İkisi de dönmeyeceklerine dair söz verip onun yanından ayrıldılar. Fakat sözlerinde durmayıp isyan bayrağını çektiler.
Hz. Ali, bu çıkarcıları Camel savaşı ile tepeledi. Fakat Şam Valisi Muaviye'yi ezmek için topladığı ordusu zayıfladı. Sıffın'da Muaviye ile giriştiğ savaşı da kazandı. Yalnız,
Hz. Ali'nin Düşünce Yapısı
Hz. Ali, İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hatiplerden birisidir. Güzel ve etkili konuşmanın en mükemmel örneklerini vermiştir.
Kendisini, Peygamber bizzat terbiye etmiş, kendi bilgisini ona da aktarmış ve
Basra Valisi Huneyfoğlu'na yazdığı mektubundan bir bölüm şöyledir:
Derin bir insan sevgisi, kılı kırk yaran eşitlik anlayışı, örnek bir utanma duygusu ile dolu olan
® Akıl gibi zenginlik, bilgisizlik gibi yoksulluk, edep gibi miras, danışmak gibi arka olamaz.
® İlim maldan hayırlıdır, ilim seni korur, sense malı korursun. Mal vermekle azalır, ilim öğretmekle çoğalır. Mal sahipleri malın yitmesiyle yitip giderler.
® İnsanlar, bilmedikleri şeye düşmandırlar.
® Öfke delilikten bir bölümdür. Çünkü, sahibi nadim olur, nadim olmuyorsa deliliği adamakıllı pekişmiş demektir.
® Bilgi, tükenmeyen bir hazinedir; akıl eskimeyen, yıpranmayan bir elbisedir.
® Akıl, gurbette yakın bulmaktır; ahmaklık vatanda gurbete düşmektir.
® Bilgin kişinin rütbesi, rütbelerin en yücesidir.
® İki şey vardır ki, sonu bulunmaz: Bilgi, akıl.
® Kendini bilmeyen, başkasını nasıl bilir?
® Cahil dostundan ziyade akıllı düşmanına güven.
® Kullar, bilmedikleri şeylerde duraksasalardı ne kâfir olurlardı, ne de sapıklığa düşerlerdi.
® Kendini bilen, Rabbini bilir.
® Renkten renge giriş, inançtan inanca geçiş, ahmaklığın alametlerindendir.
® Bilgiyle dirilen, ölmez.
® Söyleyene bakma, söylenene bak.
® İnsanların en acizi, insanlardan kardeş edinemeyenidir, ondan daha aciziyse kardeş edindikten sonra onu yitirendir.
® Büyük günahların kefareti, zulme düşünlere yardım etmek, acze düşünleri ferahlandırmaktır.
® Dindarlığın en üstünü, dindarlığı gizlemektir.
® Hayrı yapan, hayırdan da hayırlıdır; şer isteyense şerden de kötüdür.
® Halka istemediği, hoşlanmadığı şeyleri söyleyen kişi hakkında halk da, istemediği şeyleri söyler.
® İnsanların en fazla bağışlaması gerekeni, ceza vermeye en fazla gücü yetenidir.
® Cömertlik, istemeden vermektir. İstendikten sonra vermekse, utançtandır ve kötüdür.
® Dil yırtıcıdır, bırakıldı mı salar, parçalar.
® İnsan, dilinin altında gizlidir.
® Soruya verilen cevap çoğalınca, doğru gizli kalır.
® Dostunu ihtiyatla sev, olabilir ki, bir gün sana düşman olur. Düşmanla da ihtiyatlı düşmanlıkta bulun, olabilir ki bir gün sana dost olur.
® Günaha alt olarak üstünlük bulan, üstünlük elde etmemiştir, şerle üst olan alt olmuştur.
® Zalime gelip çatan adalet günü, mazlumun uğradığı cevir ve cefa mihnetinden çetindir.
® Şiddet son dereceyi buldu mu, ferahlık gelir çatar. Bela halkaları tam daraldı mı, genişlik yüz gösterir.
® Ayıbın en büyüğü, ona benzer bir ayıp sende varken, başkasını ayıplamandır.
® Konuşun da tanışın, çünkü insan, dilinin altında gizlidir.
® Gerçekle savaşan, elbette alt olur gider.
® Bir insanda güzel bir huy varsa o huya benzer başka huylarını da bekleyin.
® Nice zengin vardır ki, yoksuldan da yoksuldur; nice büyük kişi vardır ki, her aşağılık kişiden de aşağıdır, nice yoksul vardır ki, bütün zenginlerden daha zengindir.
® İki şey vardır ki, yitirmeden kadri bilinmez: Gençlik ve mutluluk.
® Utancın üstünü, insanın kendinden utanmasıdır.
® Nice kan vardır ki, onu dil döker.
® Mazluma yardımcı ol, zalime düşman kesil.
® Soyluluk; babaların, anaların mensup oldukları soyla boyla değil, övülecek üstünlükle kazanılır.
® İnsanda dil olmazsa, insan söz söylemezse, surete bürünmüş bir varlıktan, yahut başıboş bırakılmış otlayan bir hayvandan başka ne olabilir ki?
® Mazlumun zalimden öç alacağı gün, zalimin mazluma zulmettiği günden daha çetindir.
® Aç kalmak, alçalmaktan hayırlıdır.
® Bilmediğiniz sözü söylemeyin, çünkü gerçeğin çoğu, inkâr ettiğiniz şeylerdir.
® Aleyhine kesin delil olmayan kişiyi mazur tutun; o kişi benim.
® Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.
Bütün büyük İslam düşünürleri gibi,
Aleviliği bilmeyen bazıları, Aleviliği siyasal amaçlarına araç yapmak isteyen kimi görüşler; Hz. Ali'nin bir Arap olduğunu, 1400 yıl önce yaşayıp öldüğünü, onun başına gelenlerin bugünkü insanları ilgilendirmeyeceğini söylerler. Aleviliği, yalnızca halifelik sorunu ile sınırlı sanan bazıları da, kimin halife olduğu, kimin olmadığı bugün beni ilgilendirmez diyerek geçmişle bağlantısını kopartır. Hatta, Aleviliğin Hz. Ali ile sembolleşmesini bile görmezlikten gelerek onu yok saymaya kalkarlar. Bu, siyasi olarak da, kültürel olarak da, felsefi olarak da Aleviliği çöküşe götürmek isteyen son derece tehlikeli ve yıkıcı bir tutumdur. Böyle düşünenlere,
Elbette, insanlık bugünlere, bu güzel değerlere, büyük evlatları sayesinde gelmiştir. Onların anılarına ve düşüncelerine sonuna değin sahip çıkacak, o düşünceleri daha geliştirerek, daha güzelleştirerek gelecek kuşaklara aktaracaktır.
Hz. Ali'yi daha tanımadan, onu reddetmeye kalkışanların, aslında insanlığın genel değerlerini reddettiklerini unutmamaları gerekir.
1-
2-
3- Yazar, Hz. Muhammet'i (sav) Arap peygamberi diye tanımlayarak, İslamiyet'i Yahudilik gibi bir kabile dini haline getirmeye çalışmaktadır.
4- Yazar; zaman ve zemin kavramını birbirine karıştırıyor. 1400 yıl öncesini, bugünün psikolojik yapılanması ve değer yargıları ile yargılamaya kalkışıyor. O derece tek taraflı davranıyor ki, İslamiyet hakkında, koskoca kitapta tek olumlu söz bulamıyoruz. Böylece kötü bir akımın (!) nasıl olup da bu derece yaygınlık kazandığını da elbette açıklayamıyor yazar.
5-
“Ebubekir'in, hilafete bizzat Muhammet tarafından vekil kılındığını bilen halk... (sayfa 92)
(Hz.Muhammet) ilk başlarda Ali'yi Fatıma'dan sonra en çok sevdiği kişiler arasında sayarken, Ali'nin beceriksizlikleri ve iyi bir asker olmadığını anladıkça, ondan soğumaya başlamış ve Ebubekir'i ona tercih eder olmuştur. (s. 278)”
Yazar Arsel, bu kasıtlı yalanlarını hangi kaynağa dayandırdığını açıklayacak durumda değildir. Ebubekir'in peygamber tarafından hilafete vekil kılındığını hiçbir ciddi kaynak yazmaz.
Hz. Ali, bir eylem adamı olduğu kadar büyük bir düşünürdür, filozoftur. Dört kelime ile özdeyiş söyleyecek kadar dile egemendir. Arap dilinin temellerini kuran kişidir. Mantık, kelam gibi İslami ilimlerin temelini atandır. İyi bir ozandır. Elimizde “Nehcül Belaga” ve “Divan” adlı iki felsefi ve ebedi yapıtı bulunmaktadır. Ebubekir'den ise bir cümlecik metin bile kalmamıştır. Yazar, Hz. Ali'nin özdeyişlerinden haberdar olmuş olsa idi, kıt akıllının
Çokeşli Arap toplumunda tekeşli evliliğin güzel bir örneğini yaşayan Ali-Fatıma çiftini lekelemek için yazar, ne yapacağını, hangi yalana sarılacağını bilmiyor. Hz. Ali'nin bir karıncayı bile incitmekten çekinen son derece duygulu ve insan sevgisiyle dolu birisi olduğunu kabul edemeyen yazar; ona, Muaviye soyunun en akıl alamaz iftiralarını kullanarak saldırmaktan zevk duyuyor. Ve kendi yalanlarına kendisi de inanarak yazdıklarının tümünü hiçe indiriyor.
Hiçbir Arap ailesinde görülmeyecek ölçüde güzel geçen Ali-Fatıma evliliğini kötülemek için kendisini zorlayan ve Emevi yalanlarına sarılan
Yazar, Hz. Muhammet'i (sav) kötü göstermek için her türlü kanıta sarılırken; önüne atılan yalanları da olduğu gibi kabul etmekte, hiçbir mantık süzgecinden geçirmemektedir. Şöyle diyor yazar:
Bilindiği gibi Hz. Muhammet, 623 yılında vefat etti. Hz. Ali'nin oğlu Hasan da hicretin ikinci yılında, yani 624 yılında doğdu. Yani, peygamber olan dedesi vefat ettiğinde Hasan 8 yaşında;
Şimdi; insanda biraz mantık varsa, bu tarihler ortadayken; en çok 8 yaşındaki bir çocuğun azgın şehvetinden söz etmesi mümkün müdür? Ve 7-8 yaşlarındaki çocuğun şehvetinin azgınlığına (!) bakarak peygamberin mutlu bir biçimde, 'Hasan benden, Hüseyin Ali'dendir' demesi hangi akıl ölçülerine uyar. İnsan,
Yazar Arsel; İslamiyet'in şeriatçı yönünü eleştirmek amacıyla yola çıksaydı, Hz. Muhammet ve soyuna bilimsel ölçülerle yaklaşsaydı, böyle gülünç hatalara düşmezdi.
Bütün Emevi yalanlarını gerçek gibi alan yazarın; Hz. Ali ve çocuklarına ilişkin görüşlerinin iftiradan başka şey olmadığı, tarihi biraz karıştırmış olan, akıl yürütmeyi bilen insanlarca kolayca anlaşılacaktır.
(İş bu kadarla kalmadı. Kendisine toplumcu diyen kesim, Hazreti Ali düşmanlığını öyle ilerletti ki “
Alevi edebiyatında ve kahramanlık öykülerinde, Hz. Ali, her şeyden önce, savaşçı yönüyle belirginleşir... Bu savaşçı tavır; Alevilerin yüzyıllar boyunca savaş koşullarında yaşatılmalarının doğal sonucudur. Sürekli saldırı karşısında kalan ve savunma konumunda bulunan Aleviler; yok olmamak için, mücadele etmenin zorunlu olduğunu öğrenmişlerdir. Bu mücadelenin sembolleştirilmesi için ise İmam tanıyıp yolun başı saydıkları
Yapmak istediklerini, Hz. Ali'nin kişiliğinde gerçekleştirmek düşü içinde olan Aleviler, bu sembolden yararlanarak düşmanlarına karşı yiğitçe çarpışmayı geliştirmişlerdir. Bu sembol, onlar için bir can simidi bile olmuştur. Aleviler, Hz. Ali'nin yenilmezliği ile kendilerini özdeşleştirerek, bir gün mutlaka düşmanlarını yeneceklerine inanmışlardır. Bu inanç, pratikte gerçekleşmediği zaman da, Mehdi kavramını gündeme getirerek, bozulan düzenin yine kendi imamları tarafından düzeltileceğine inanmışlar; bu düzeltme işinde de seve seve görev almışlardır. Düzeltme çabaları başarısız olsa bile, bu amaçlarından asla vaz geçmemişlerdir.