Alevilik bir yaşama biçimidir. Bu yaşama biçiminin kendine özgü tarihi ve felsefesi vardır. Bu felsefeyi kavramadan Aleviliği anlamak ve öğrenmek olanaksızdır.Alevilik, felsefesini temelde, İslamiyet'ten almıştır. Bu felsefede; İslamiyet'i etkileyen Budizm, Sabiilik, Zerdüştlük, Maniheizm, Musevilik, İsevilik; eski Ege kültürü, Türklerde ise Şamanizm yan etki olarak ortaya çıkar.
Alevilik, yalnız Türklerin değil, Arap ve Acem toplumlarının bir bölümünün de felsefesidir. Fakat Alevilik, en orijinal ve felsefesine en uygun haliyle Türkler arasında; özellikle de Anadolu'da varlık kazanmış, yaşamıştır. Bugün, gerçek Alevilik Türkiye'de yaşamaktadır. Bu özelliği İran’ın kuzey bölgelerinde (Erdebil) ve batısındaki kırsal Türk-Kürt kesimlerinde görmek de mümkündür.
İslam toplulukları tarih içinde dini, yer yer reforme ederek onu ideoloji olarak kullanmışlardır.
Alevilik, İslamiyet'in resmiyet kazanması ile birlikte doğmuştur.
İslamiyet, toplumsal yaşama yeni bir biçim verme isteği ile ortaya çıkmış bir akımdı. Dinsel görünüm altındaki siyasi bir hareket olan İslamiyet, var olan toplumsal ilişkiyi değiştirmeyi hedefliyordu. Bu nedenle, kurulu düzen ona karşı hemen savunmaya geçti.
İslamiyet, devrimci yönüyle, köhnemiş köleci ilişkileri yok etmeye girişti. Düzen yandaşları ile yapılan ideolojik mücadele, giderek silahlı mücadeleye dönüştü. Fakir halkın, kölelerin ve ikinci dereceden kabilelerde çelişkileri bulunan bazı gençlerin İslamiyet'ten yana yer alması ile bu savaşım kazanıldı. İslamiyet'i, kabileler arası zıtlık nedeniyle bazı ileri gelen Araplar da desteklediler. Bunlar, daha çok genç insanlardı.
Fakat ekonomik ilişkileri elinde tutan kesim, teslim olmadı.
Bu kesim, kılıç zoruyla İslamiyet'i seçti. Fakat siyasi bağlamda bunlar yenilmedi. Tüccar, bezirgan, aracı, tefeci kesimi; direnmesini İslami kılıkla sürdürerek yeni bir atağa kalktı.
Bu atak, İslamiyet'i, İslamiyet kuralları içinde teslim almaya çalışmaktı.
Geçmişte; Hz. Muhammet'e karşı sürekli mücadele eden kabile reisleri, Mekke'nin alınması ile Müslüman olmak zorunda kaldılar ama Hz. Peygamber ölür ölmez toplumun yönetim kademelerini ellerine geçirdiler. Çünkü:
Ticareti halen bu kesim denetliyordu.
Yönetim tecrübeleri vardı.
Eski statüko, tam anlamıyla kırılamamıştı.
Bu kesim, siyasi yetkinin dinsel yetkiden üstün olduğunu biliyordu.
Tüccar ve aracı kesimi, siyasi ögütlenme çalışmalarını İslamiyet içinde bile sürdürmüşlerdi.
Hz. Muhammet ölünce, Peygamber'in cenazesi ortadayken Arap kabile reislerinin yönetimi ele geçirmek için verdikleri mücadele, bunun en somut örneğidir.
İslam'ın kurucusu, Müslümanların en büyüğü ve onların her şeyi Hz. Muhammet'i defnetmeyi bile düşünmeyen Arap reisleri, istidarı ele geçirmek için neredeyse savaşın eşiğine geldiler.
İlk halife, bu kargaşa, bu hayhuy içinde, bir olup bitti sonucu seçilmiştir. Fakat, halife olarak
Peygamber'e vekil seçilen, fakat belirli bir azınlığı temsil eden yeni halifenin, diğer kesimlere zorla kabul ettirildiği de tarihi bir olgudur.
Sonuçta, İslamiyet'i gerçek anlamda kabul etmiş olan alt kitleler, yarattıkları sistemin direksiyonundan uzaklaştırılmışlardır.
Sorun buradan kaynaklandı...
Yani, Müslüman kitleler arasında doğan
Peygamber'in yerine geçen ilk halife, İslamiyet öncesi etkin güçlerin temsilcisi idi. Fakir halk kesimi dışlanmış, kabilecilik düşüncesi Müslümanlık düşüncesini alt etmişti. Bu anlayış, Üçüncü
Burada; özellikle şunu vurgulamak ve şimdiye kadar yapılan bir değerlendirme hatasını düzeltmek zorunludur:
Bu süreçte alt kitleler, mücadele ederken, bu savaşımlarını dinsel temele dayandıracak bir felsefe yaratmak gereğini anladılar.
Gerçek İslam'ı kendilerinin yaşattığını göstermek zorunluluğunu duydular.
Alevilik, bu düşüncenin sonucunda ortaya çıktı. Bu felsefe, dinsel görünüşlü olsa da, gerçekte, siyasal içerikli idi. Bu felsefe, zengin beylere, korkudan Müslüman olan çıkarcılara karşı olan kesimlerin siyasi tavrıydı. Bu tavır İslami çerçeve içinde gerçekleşti.
Bütün Müslümanlar, son peygamber
Peygamber'in ilettiği Tanrı bildirimlerinden (vahiy) oluşan Kuran da, geçmiş Tanrı kitaplarını (İncil, Zebur, Tevrat) kapsar, aşar...
Fakat, Kuran'ı görünür (biçimsel, şekli) yönüyle incelediğimizde, orada 1- Emirler, 2- Yasaklar, 3- Yaptırımlar, 4- Cezalar ve mükafatlar dışında fazla bir şey bulamayız.
İnsanlık tarihinin dinsel özeti sayılacak bir kitabın, bu denli basit olduğu kabul edilmemiştir. Bu nedenle Aleviler tarafından
İşte, İslam içinde, yöneticilere karşı tavır takınanlar; Kuran'ın içsel anlamını dış anlamından öne geçirmişlerdir. Bu görüşe göre, Kuran'ın şeklinden çok, özü önemlidir.
Alevi felsefesinin dinsel yönünün Kuran'a dayanması siyasi nedenlerden kaynaklanır.
Çünkü, yöneticiler, Müslüman halkları, İslamiyet'e sıkı sıkıya bağlı olarak yönettiklerini ileri sürüyorlar, onların din duygularını olabildiğince sömürüyorlardı.
Halkı, yalnız namaz, oruç, hac gibi biçimsel tapınmalarla yoğuran bu anlayış, muhalefet gruplarını İslamiyet'in dışına iterek etkisizleştirmeye çalışıyordu. Muhalefetin, bu saldırılara aynı silahla karşı çıkması kaçınılmazdı.
Böylece, Peygamber tarafından dile getirilen vahiyler, yorumlanmaya başlandı. Zaten birinci İmam Ali ve Peygamber bile,
Batın anlamı demek, İslamiyet'in asıl özünü, İslamiyet'in insanlığa vermek istediği genel mesajı dile getirir. Bu yüzden İslamiyet'in gerçek felsefesi batıniliktir(*).
Tanrı bildirimi olan vahiylerin (Kuran'ın) görünür (biçimsel) anlamından başka bir de iç (öz) anlamı olduğunu savunan görüş, batıniliktir. Bu konuda ilk yorum, İmam Ali'de görülür. Şöyle diyor birinci İmam:
Bu sözlere, Alevilik yolunun önemli teorisyenlerinden, 765 yılında Abbasi Sultanı'nın zehirleterek öldürdüğü altıncı İmam Cafer'üs Sadık'ın şu açıklaması katılınca, olgu daha da aydınlanır.
Bu söylenilenlerden çıkan sonuç: Kuran'ın, yani Tanrı bildirimlerinin yalnızca harflerden oluşan kelimeler ve cümleler topluluğu olmadığıdır. Vahiylerin ancak özel bilgi ile anlaşılacak iç (gerçek) anlamı bulunduğunu bu görüşler açık açık vurguluyor.
Bilgisi ve içsel derinleşmesi olmayan çoğunluk kesimi, Kuran'ın dış anlamında çakılıp kalmıştır. Şeriat (yaptırımlar, emirler) kapısı denilen bu en dış yüz, avam için olduğundan, Sünnilik İslam toplumlarında sayısal olarak fazla olmuştur.
Burada, Sünni mezheplerin en büyüğü olan Hanefilik'in kurallarını oluşturan 'ye öğretmenlik yapan altıncı İmam Cafer'üs Sadık'ın görüşlerine yeniden göz atmak gerekiyor. Bir şiirinde, herkesin bildiğinin ötesinde başka bir bilginin bulunduğunu şöyle vurguluyor İmam:
Ve kanımı dökmeyi helal tanırlar.”
Peki, kimdir burada sözü edilen cahiller? Çirkin işi güzel görenler, Peygamber torunlarının kanını dökmeye hazır olanlar kimdir? Ve, burada söz konusu olan
Gerçek şudur: 'ın gizlediği, batın bilgisidir. Yani Kuran'ın, yani İslamiyet'in yalnız namaz-oruç olmadığının bilgisidir.
Alevi inancında, Kuran'ın dış anlamı (zahir yönü) yasakları, emirleri, cezaları ve mükafatları kapsar. Zahir yönünün karşılığı şeriattır. Şeriat basamağı, kabaca namaz, oruç, zekat, hac gibi yaptırımlardan oluşur.
Batın anlam (iç anlam) ise, İslamiyet'in insanda gerçekleştirmek istediğini hedef alır. Batın yönün karşılığı hakikattir. Hakikat, insanın gerçek mümin haline gelmesinin ifadesidir. Alevilere göre, Peygamber ve onun kitabında dile getirilen görüşlerin amacı, insanı gerçek insan yapmaya yöneliktir. Namaz, oruç, zekat, hac, bu amacın ancak vasıtalarıdır. Anadolu insanı, hakikate, tarikat ve marifet kapılarından ulaşıldığına inanır. Bu dört kapının 40 makamı, 40 makamın da 160 menzili vardır.
Anadolu Aleviliği'nin temel kavramı ve felsefesi bu 4 Kapı'da somutlaşır. İşte bu kavram, Sünnilikle Aleviliği kesin olarak ayırır.
Alevi felsefesinin temel kavramı olan çelişkisi, Anadolu'da da yaşatılır. Fakat, çelişki, yumuşak geçişlerde biraz törpülenir. Bunun için; dıştan öze doğru gidişte, dört aşama (kapı) olduğu vurgulanır.
İkinci kapı (aşama) tarikat kapısıdır. Kuran'ın (İslamiyetin) gerçek anlamına ulaşmak için tutulan özel yolun adıdır tarikat.
Tarikat, şeriatı geride bırakıp daha derine dalışı ifade eder. Şeriattaki kitlesellik, azalarak tarikata da yansır.
Son yüzyıl içinde Sünni karakterli olarak ortaya çıkan Nurculuk, Süleymancılık, Biberilik gibi dinsel giysili siyasi akımları, burada anlatılan tarikat kavramının içine sokmaya olanak yoktur. Çünkü söz konusu akımlar, daha çok Sünni tekkeler gibi görünüyorlar.
Tarikat, Kuran'ın iç anlamına ulaşmayı hedefleyen bir anlayışa bağlı olarak yorumlanmak durumundadır. Böyle olunca, batıniler tarikat yolcuları sayılmak durumundadır. Kuran'ın batıni anlamına ulaşmayı hedeflemeyen hiçbir akım; adı, tarikat da olsa, tarikat sayılmaz.
Tarikatta hedef, dinin özüne, manevi derinliğine ulaşmak olduğu için, bu olgunluğu sağlayacak önderlere ihtiyaç vardır. Buna biz, mürşit (aydınlatıcı, yol gösterici) deriz. Alevilerde, bu mürşitlik işi dedelerin görevidir.
İnsanın mürşitsiz bu iç derinliği kavrama olananağı yoktur.
Üçüncü kapı Marifettir. İnsanın hem dış (zahiri) bilgi, hem iç (batıni) bilgiyle donanması, bu donanıma uygun davranması sürecidir.
Marifet, daha çok bireysel plan çerçevesi içinde kalır.
Dinin (Kuran'ın) gerçek anlamına ulaşmak için son kapı (son aşama) Hakikat kapısıdır.
Alevilikte inancı, 4 kapıya ve 40 makama ayırmak, insanları kurallarla boğmak değildir. Tam tersine, bu yaklaşım, insana sayısız seçenekler sunmaktır.
Aleviliğin bu inancı, hakikate giden yolu tek şeritten 40 şerite çıkarmıştır. Bu geniş yol, 40 şeritlik yol; elbette ki insanlara tek şeritlik yoldan daha rahat gelmiştir.
Şimdiye kadar Sünni tarihçilerin göstermek istedikleri gibi; Batıniler; İslamiyet dışı topluluklar değildir. Kuran'ın iç anlamı bulunduğuna inanan, asıl anlamın bu olduğunu savunan kesimler batınidir. Bu nedenle Aleviler, batınidir.
Bu anlayışın, felsefenin değişik biçimde yorumlanması ve uygulanması, batınilerin Aleviler olduğu gerçeğini değiştirmez.
Aleviler, Kuran'da dile getirilen gerçeklerin, Sünnilerin anladıklarından farklı olduğuna inanırlar. Kuran'ın, biçime bağlı kalınarak açıklanma işi tefsirdir. Tefsir, tenzil olunanın (inen-vahyolunan) açıklanmasıdır. Tevil ise bu açıklananın özünü göstermektir. Tefsir, şeriata bağlıyken; tevil, hakikati gösterir. Tefsir zahirin, tevil, batnın karşılığıdır.
Kuran'ın manevi cephesini anlamak için yapılan yorumlara ise tevil deniliyor. Tevil; bir metni, bir sözü, aslına götürmek; o sözün gerçek anlamına ulaşmak demektir. Tevil olayı ile vahiy, dış görünüşünden kurtularak aslına çevrilir. Yani, zahir, batına dönüştürülür.
Tefsirde, şeriat aşamasında kalınırken tevilde hakikate ulaşılır. Bu yorumu yapabilmek için bir rehber (aydınlatıcı) bulunması gerekir. İşte bu rehber, imamdır.
İlk İmam Ali, “Ben konuşan Kuran'ım” derken; Kuran'ın sözlerini tekrarlayan veya aktaran bir vasıta olduğunu değil; onun özünü kavrayıp aydınlatacak bilgisi olduğunu vurgulamak istiyordu. Elbette, İmam'ın söylemek istediği şey, Kuran'ın hakikat cephesi idi.
Böylece tevil, batına, yani içyüze ulaşmak demektir. İçyüze ulaşmak ise, Kuran'ın dış yüzünü yani şeriatı aşmak; kurallar ve yaptırımları geride bırakmaktır.
Tevil ile, ilahi bildirimler (vahiyler) gerçek anlamlarına yükseltilirler. Burada bildirmenin (vahyin) yani tenzilin karşıtı bir durum vardır.
Tenzilde, Tanrı'dan insana iniş varken; tevilde, insandan Tanrı'ya (ebedi gerçeklere) yükseliş söz konusudur.
Vahiy ile bilgi elde etme yolu, Muhammet ile kapanmış, sona ermiştir. Fakat ilham yolu ile, keşif yolu ile bilme olgusu sürecektir. Keşif yolu ile; gizli olan, örtülü bulunan, gerçeğe ulaşmayı engeleyen sebepler yok edilir.
Tevil olgusu; ayetlerin gerçek anlamını kavrama davranışı olarak İslamiyet'in ilk dönemiyle birlikte ortaya çıkmış sayılır. Maddi gerçeklikle sınırlanamayan İslamiyet, manevi gerçeklik düzleminde (hakikat) aranmalıdır.
Manevi gerçeklik ise manevi miras yoluyla aktarılan bir ilimle kavranabilir. Bu ilim ise, imamların, (12 İmamlar) Peygamber'in manevi mirasçıları olarak yaptıkları açıklamalarda yer alır.
Alevi sünnet kavramı, bu anlamda vardır. Ve Peygamber'in getirdiği dinin manevi cephesini ifade eder. Peygamber'in koyduğu kuralların (sünnet) gerçek anlamda yaşatılması Alevilikte mümkün olmuştur.
Bu ilimde iç yüz (batın, öz) açığa çıkartılırken dış yüz gizlenir.
Dış yüz mecazdır, benzetmedir. Oysa içyüz (hakikat) gerçek doğrudur.
Öyleyse benzeyenle (şeriat) yetinmemek zorunluluğu ortaya çıkar. Benzeyen (şeriat) olgusundan; benzeyenin benzediğine (hakikat, vahyin özü) ulaşmak için dışarıdan içeriye girmek gerekir. Yani; zahirden batına dalmak; yani şeriatten hakikate ulaşmak gerekir. Bu ise teville olur.
Tanrı bildirimlerinin (vahiy) gelmesi yani inmesi tenzildir. Bu bildirimler peygamber tarafından duyurulur (tebliğ).
Tanrı'nın bildirimlerini ileten resuldür. Bu bilgileri öz anlamlarına yükselten ise velidir...
Bu durumda, nebi ile veli; birbirine bağlı, birbirlerinin sebebi ve sonucu; birbirlerinin zorunluluklarıdırlar.
Böyle olunca, hakikat (batıni yön, iç anlam, gerçek anlam) resmi ve dinsel makamların koyduğu dogmalar (dinsel kurallar) olarak değerlendirilmez. Hakikat, yani gerçek Müslümanlık; dinsel kuralların ötesindedir. Bunu, sıradan bir insan kolay kolay anlayamaz. Hakikatin anlaşılması için rehberlerin, mürşitlerin olması gerekir.
Peygamberlik halkası tamamlandığına göre, yeni bir peygamber gelmeyecektir. Öyleyse Kuran'ın iç anlamını insanlara kim öğretecektir? Burada Alevi düşüncesinin ikinci bir özelliği olan velayet kavramı ortaya çıkar.
Hz. Muhammet, vefat etmiş, böylece nübüvvet (peygamberlik) olgusu kapanmıştır. Fakat, onun aktardığı Tanrı bildirimleri, yalnız aktarma (biçim, kelime, gözle algılanan cümleler) olarak mı kalmalıdır? Onun özünün açıklanması gerekmez mi?
İşte bu görev, imamların görevidir. Burada sözü edilen İmam ile günlük dilde cami görevlisi olarak bilinen imamın hiçbir ilgisi yoktur. İmam, önderdir, hakikatin perdesini aralayıp onu, hazır gönüllülere gösterendir.
Yine, Sünnilikte mezhep kurmuş olan alimlerin adları önüne konulan imam sıfatı ile Alevi imamları çok farklıdır.
Bunlar; Alevilikteki imam kavramının toplumsal etkisinden yola çıkarak bu yüce güce ortak olmayı amaçlayan Sünni kesimden insanların sonradan ortaya çıkan tasarruflarıdır.
Alevilikteki imam, Kuran'ın batıni yönünü açığa çıkaran bilgi ile yüklü kişidir. İmam, İslamiyet'in özünü gösteren önderdir. Bu öz ise kesinlikle toplumsaldır.
Alevilikte nübüvvet (peygamberlik) halkası tamamlandıktan sonra velayet halkasının başladığı kabul edilir. Velayete, imamet de denilir.
Velayet, nübüvvetin içyüzüdür. Yani, nübüvvet (Peygamberlik-Şeriat) velayetle tamamlanır, manevi anlamda da sürdürülür. Velayet, insanı, İslam'ın gerçek özüne eriştirmeyi, sırları çözmeyi, aydınlatmayı kapsar.
Nasıl, zahirin yerine batın (iç) geçerse, şeriatın ötesi hakikat ise nübüvvetin ötesi de (denliği, sürdürülmesi) velayettir...
Anadolu Alevileri, velayeti, Oniki İmam'ın yüklendiğine inanır. On İki İmam kavramı, velayeti yüklenen ve yürüten manevi önderleri kapsar.
Bu yükümlülük sonradan uydurulmuş veya adı belli 12 kişiye sonradan isnat edilmiş değildir. Bu durum, başından beri böyle kabul edilmiştir. İmamlar da bilgileri ve yaşamları ile bu görevi yürütmüşlerdir.
İmamet, babadan oğula bağlı olarak değil, manevi bağa göre aktarılmıştır. İmam
Yani, imametteki varislik, manevi bir dereceyi ifade eder: Padişahın yerine oğlunun geçmesi gibi bir dünyevi derecelenme söz konusu değildir.
Buna bağlı olarak da, kimi zaman Alevi kitle arasında, imam konusunda anlaşmazlık çıkmıştır. En önemlisi de, 6. İmam Cafer'üs Sadık'tan sonra imamın kim olduğu konusundadır.
Cafer'üs Sadık'tan sonra, onun oğlu İsmail'in imamlığa geldiğini söyleyen devrimci bir kesim, ortaya çıktı. Bunlara
Alevi (Şii) düşüncede ortaya çıkan bu ayrılık, şu veya bu kişinin imam kabul edilmesinin çok ötesindedir. Ayrılığın nedeni, felsefe ile ilgilidir.
İmam Hüseyin'in torunlarından Zeyd'in adına bağlı olarak meydana çıkan Zeydiyye kolu, imam kavramı dışında Alevi düşüncesiyle pek ilintili sayılamaz.
İsmaili anlayışına göre, zahir-batın (dış-iç) çelişkisinde, dış, önemli değildir. Gerçek anlam batında (içte, özde) toplandığı için, gerek Kuran'ın, gerek İslamiyet'in batıni (özsel) yönü önemlidir.
Önemli olan, Tanrı bildirimlerinin (vahiyler) manevi (iç, öz) anlamlarını kavramak, ona göre yaşamaktır.
Böyle olunca, İslamiyet'in kurallarını içeren namaz, oruç, hac gibi özellikleri kabul edilmez.
750 yılında ölen ve
Bunlar, kendilerinin Peygamber'in kızı
Fatımi devleti içinde çıkan çatışma sonucu, İsmaili Aleviliği ikiye bölündü. Mustansırbillah'ın ölümü üzerine, oğulları Nizar ve
Nizar hapiste öldü. Fakat, onun yandaşları, doğuya göç ederek, Hazar Denizi'nin güneyindeki Alamut Kalesi'ni ele geçirdiler. Burada, Nizariye denilen (Sabbahilik diye biliniyor) militan Aleviliği yaşatmaya başladılar.
Türk yönetici kesimi daha Emeviler zamanından başlamak üzere, Sünni anlayışı zorunlu olarak benimsediler. Çünkü onlar, Emevi ve Abbasi devletlerinde padişahların (halifelerin) muhafız kuvvetini ve hassa ordusunu oluşturuyorlardı. Selçukluların yönetici kesimi de biçimsel bile olsa bu yolu izlemişlerdi.
İsmaili Aleviler, çok kuvvetli olan Selçuklularla savaşmadılar. Bu devleti içeriden çökertmek için, İran'a seçme daileri (propagandacı) gönderdiler. Selçuklular, bunun farkına vardılar ve misilleme yaptılar. Her tarafta medreseler açarak, Alevi propagandasını önlediler. İşte, böyle bir zamanda yepyeni bir metot ile
İyi bir öğrenim gören Hasan Sabbah, Kahire’de görgü ve bilgisini daha da artırdı. Fakat başa geçecek yeni halife hususunda devletin ileri gelenleri ile anlaşamadı. O, halifenin oğlu