KARACAAHMET SULTAN DERNEĞİ

Tarih Tanıktır

Hazreti Ali'nin, Peygamber Muhammet için çok önemli olduğunu Peygamberimizin davranışları, uygulamaları açıkça göstermektedir. Elbette Peygamber Muhammet, Ebubekir, Ömer gibi sahabelerine de çok değer veriyordu. Fakat iş Kuran, din, bu dinin tebliği olunca, kendisinden sonra karar mevkiinin Hazreti Ali olduğunu açıkça gösteriyordu.

Tarih Tanıktır

 

Ve Peygamber bu tutumunun kendi isteği olmadığını, Allah'ın böyle istediğini söylüyordu.

Burada, anlatacağımız olay, bütün İslam tarihlerinde yer almaktadır.

Bu olay şudur:

     

Ey Ebu Bekir! Senin, Mağara'da bana arkadaşlık etmek ve Havuz başında (Cennet'te) benim arkadaşım olmakla kanaat etmez misin? dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir: Ey tanrı Elçisi, kanaat ederim, cevabında bulundukan sonra Hac Emiri olarak Hac kılmak üzere Tanrı Elçisi'nin yanından ayrıldı.

      Ali de “ (Taberi, V. cilt, s. 776-777)

Yukarıda anlatılan olay, Peygamberimizin en gerçek tutumunun ne olduğunu göstermek bakımından çok öğreticidir.

Kuran'ın bir bölüm ayetinin tebliği için ancak Ehlibeyt'inden birisinin görev yapabileceğini dile getiriyor Peygamber. Tanrı Elçisi, bu tutumunu da Allah’ın bir kararı olarak değerlendiriyor.

Şimdi Peygamber'e inanan ve onun sünnetinde olan bir Müslüman, Peygamberin bu tutumundan doğru ders çıkartmak zorundadır. Bu yüzden de “Bütün sahabeler gökteki yıldız gibidir ve hepsi eşittir.” anlamına gelen sözün, Ehlibeyt dışındakileri kapsadığını bu olay gayet açık biçimde göstermektedir.

Sünni Müslümanların artık bu gerçeği görme zamanları gelmiştir.

Peygamberimiz, Hicret'in 10. yılında Umre Haccı'na gitmişti. Burada o Ali ile birlikte ihramdan çıktı ve Kurban'ı da kendisi ve

Peygamber Tebük gazasına çıkarken, Medine'de yerine vekil olarak Ali'yi bırakmıştı. Ali düşmanları, bu durumu, “Peygamber, Ali'ye önem vermediği için onu savaşa götürmedi.” diye dedikodu malzemesi yapınca,

Burada da görüleceği gibi Peygamber,

Hicret'in 8. yılında (630)

Aynı şekilde Halit bin Velid'in Yemen'de direnişle karşılaşması üzerine de Peygamber kendisini temsilen oraya da Ali'yi gönderdi ve Ali sorunu çözdü, halkı Müslüman yaptı.

 

 

 

İşte Hazreti Ali budur ve Peygamber'in onu nasıl değerlendirdiği Hayber önünde bir kez daha ortaya çıkmıştır.

 

Hazreti Ali, peygamberle birlikte İslam'ın kurulması, güçlenmesi, yayılması için canını ortaya koyarak mücadele ederken, Arapların ileri gelenleri ile de savaşmak zorunda kalmıştı. Bu yüzden de onun büyük kabileler arasında pek çok düşmanı ortaya çıkmıştı. Özellikle Mekke'ye egemen olan Emevi soyu, Ali'ye düşmandı.

Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye, amcası Osman'ın desteği ile Vali bulunduğu Şam'da özerklik kazanmış, sonra da iktidarı zorla ele geçirmişti. Muaviye zamanında Ali'ye ve soyuna camilerde küfredilmesi bir mecburiyet haline getirilmişti.

Muaviye'nin Şam'da camide Ali'yi kötüleyen sözlerine halktan karşı çıkanlar olmuştur.

 

Muaviye'nin valileri cumaları minberlerde Hz. Ali'ye lanet ediyorlar, sövüyorlar, ayrıca da halkı böyle yapmaya mecbur ediyorlardı. Muaviye, vali atadığı kişilere görevlerini sayarken, Ali'ye sövmeyi zorunluluklardan birisi olarak bildiriyordu. Örneğin Kufe'ye vali atadığı Mugire'ye böyle talimat vermişti. Mugire de Kufe mescidinde Ali'ye sövüyor, lanet ediyor, onun Kuran'a aykırı davrandığını, zalim olarak öldüğünü iddia ediyordu. Ayrıca bu vali Ali'nin yolundan gidenlere ve onu sevenlere de lanet okuyordu. (Age, s. 292).

Mugire'den sonra Kufe'ye vali atanan babası belirsiz

Bu küfürlere karşı çıkanlardan Adiyoğlu Hucr, Muaviye tarafından arkadaşlarıyla birlikte Şam yakınlarında öldürülmüşlerdi.

Bu küfrü resmi bir görev gibi yerine getirenlerin başında Mervan geliyordu.

Muaviye tarafından Medine'ye vali olarak atanan Mervan, her cuma günü caminin minberinden Hazreti Ali'ye söverdi (İbn Kesir, c.8, s.417)

Bilindiği gibi Mervan'ın babası

Peygamber'e ve Ehlibeyt'ine karşı mücadele eden Emevi ailesi üç büyük soydan oluşuyordu. l- Mervan soyu: Babası

Mervan, Halife Osman'ı da kullanmış, hatta onun öldürülüşüne yol açacak mektup yazarak Mısırlı isyancıları kızdırmıştı.

Emeviler, Hilafeti zorla, hileyle, parayla elde ettikten sonra da Ali soyuna küfrederek, onları aşağılayarak kendi iktidarlarını güçlendirmeye uğraşıyorlardı.

Alevilerin dördüncü imamı Zeynelabidin'in (Hüseyinoğlu Ali) oğlu Zeyd, Emevi yönetimine karşı ayaklanmıştı. Bu olaydan önce Emevi yöneticisi Ömeroğlu

 

Aldığı cevap şu olmuştu:

 

Emevi yönetiminde ülkede Ehlibeyt'e sövgü genelleşmişti. Halife Abdülmelik oğlu Hişam, Hacca gittiği bir yılda onu 3. halife Osman'ın torununun oğlu Said karşıladı ve şöyle dedi: “Ey emirelmüminin (müminlerin beyi) senin aile bireylerin bu yerlerde Hazreti Ali'ye sürekli lanet ederler, sen de lanetle onu.” Hişam, bundan hoşlanmamış ve “Ben buraya birilerine lanet etmeye değil haccetmeye geldim.” diyerek akrabası Sait'ten yüz çevirmişti. (İbn Kesir, c.9, s.381).

 

Camilerin Sünnilere ayrılması, evlerin ise ibadet mahalline dönüştürülmesi (cemevleri) bu tarihlerden itibaren başlamıştır.

 

Daha peygamber döneminde başlayan ekonomik-siyasal ayrışmada, toplumcu insanlar, Ehlibeyt'in çevresinde yer aldı. Sembol isim ise

Ali çevresinde birleşmek, Aleviliğin ilk çekirdiğini oluşturmuştur. Çekirdek Şia, dürüst, toplumcu, bilgili, eşitlik yandaşı insanlardan oluşuyordu.

Sünni kesimden gerici yazarlar, bu oluşumu, bir Yahudi'nin gerçekleştirdiğini ileri sürerek Hazreti Ali ve Şiasını kötülemeye, karalamaya, halk nazarında küçük düşürmeye çalışmışlardır.

Bunun için bir kişi bile uydurmuşlardır. Bu kişi İbn'ü Emet'is-Sevda lakaplı ve Sabaoğlu Abdullah adlı bir hayali varlıktır.

Güya Sabaoğlu Abdullah, Yahudi imiş ama Müslümanları birbirine düşürmek için İslam'a girmiş. Sonra bu kişi Osman zamanında Hazreti

Geçmişin Sünni tarihçilerine göre,

Ne yazık ki günümüzde kendisini Alevi yazarı gösteren ve araştırmacı geçinen kimileri de bu Emevi yalanını o iftiracı kitaplardan alıp aynen halkımıza aktarıyorlar. İşte, Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi (Nejat Birdoğan) adlı kitaptan ilgili bölüm: “Seba oğlu Abdullah adlı Müslüman görünümlü bir Yahudi, bu siyasal görünümlere dinsel bir giysi giydirip Sebaiye mezhebini kurdu. Şiiliğin Galiye (abartma) kolundan gelen bu inanç, Tanrı'yı her yerde var olan ve her dilde konuşur bir insan biçiminde tasarımlıyordu.”

Sözü edilen dönemde yaygın ve kitaplara konu olmuş bir Şiilik, hele hele Şiiliğin Galiye kolu gibi yapılanma, siyaset, din anlayışı yoktu.

İşin düşündürücü yanı şudur: Sözü edilen Sebaoğlu Abdullah, uydurma bir kişiliktir. Hazreti Ali ve yandaşlarını küçük düşürmek için böyle bir hikaye yaratılmıştır. Bu kişinin uydurma olduğunu, Murtaza'l Askeri adlı araştırmacı, Abdullah b. Saba Masalı adlı çalışmasında kanıtlamıştır. (Bak: Abdullah b. Saba Masalı –Bir yalancının Düzmeleri, Çev: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1974–)

Üstüne üstlük bu uyduruk kişiye bağlı olduğu ileri sürülen büyük kişilerin tümü Hazreti Ali'nin yanında (Kırklar Meclisi) yer alan en yakın dostlarıdır, adamlarıdır.

 

 

 

 

Ebubekiroğlu Muhammed, hep Hazreti Ali'nin yanında bulundu ve onun Cemal ve Sıffın savaşlarında piyadelerine komuta etti. Bu da Muaviye tarafından şehit edildi.

 

 

İşte, Ali'nin bu büyük Şiası, Sünni yazarların Emevici zihniyetleri gereği Yahudilere hizmet eden dönekler (dinsizler) gibi gösteriliyor ve Aleviliğin büyük tarihi buraya bağlanarak karalanmak isteniyor.

Araplarda kabileciliğin ve soyun çok önemli olduğunu tarih gösteriyor. Bu topluma yön verecek, insanları etkileyecek kişilerin büyük kabilelerden ve bunların en tanınmış önderlerinden olması şart idi. Sözü edilen Abdullah'ın ise soyu sopu Araplar için hiçbir değer ifade etmemektedir. Böyle bir kişinin o dönemde tarihin gidişini değiştirecek işler yapması mümkün değildir. Böyle olmadığı da kanıtlanmıştır. Ne yazık ki bu yalan üzerine kurulan Alevi ve Ehlibeyt düşmanlığı günümüzde bile sürdürülmektedir.

 

Alevilikle Emevilik arasındaki yönetim farkı, aslında İslam içinde oluşan iki zihniyeti de açıklaması açısından öğreticidir. Hazreti Ali'nin halkın baskısı ile halife olmasından sonraki tavrı, Alevi toplum anlayışını gösterir. Muaviye'nin iktidarı zorla ele geçirmesiyle oluşan yönetim de iktidarlara egemenlik ve yasallık sağlayan Sünni anlayışı yansıtır.

 

“Ey halk! Ben ancak sizlerden biri olan bir insanım. Sizin haklarınız benim de haklarımdır. Sizin yükümlü olduğunuz ödevlerle ben de yükümlüyüm. Ben sizi peygamberinizin izine çağırıyorum. Ve emrolunan şeyleri yaparım. Bilin ki Osman'ın verdiği her toprak parçası, Allah'ın malından verdiği her mal, hazineye geri alınacaktır. Çünkü, hiçbir şey hakkı iptal etmez. Eğer kendisinin, hazineden (hazine parasıyla) kadınlarla evlendiğini, cariyelere sahip olduğunu ve ülkelere mal dağıttığını görseydim, onları da geri alacaktım. Çünkü adalette genişlik vardır. Haktan canı sıkılan kimsenin haksızlıktan daha çok canı sıkılır.

Ey halk! Dünya nimetlerine dalıp topraklara sahip olan, nehirler açan, atlara binen ve zarif köpekler edinen bazılarınızı, içine daldığı durumdan alıkoyduğum ve kendilerinin de bildiği haklarına döndürdüğüm zaman, 'Ebu Talib'in oğlu, bizi haklarımızdan yoksun bıraktı.' demesinler. Biliniz ki, Peygamber'in arkadaşlarından birisi, bu arkadaşlıktan dolayı başkasından üstün olduğunu sanıyorsa, üstün yarın ancak Allah katında belli olur; onun sevabı da ödülü de ona aittir.

Biliniz ki; Allah ve peygamberine uyan, kurallarımızı kabul eden, dinimize giren ve kıblemize dönen herkes İslamiyet'in tanıdığı hakların ve sınırların kapsamına girer. Çünkü siz Allah'ın kullarısınız; mal da Allah'ın malıdır ve aranızda eşit bölüşülecektir; bu malda birisinin diğerine üstünlüğü yoktur. Sakınanlar için Allah katında sevap vardır.”(Seyyid Kutub'dan aktaran Mehmet Emin Bozarslan:

 

 

 

 

“Ey Kufe halkı! Ben namaz, zekat, Haç için mi size karşı savaştım? Sizin namaz kıldığınızı, zekat verdiğinizi, Hacca gittiğinizi biliyordum. Fakat ben size hükmetmek ve başeğdirmek için size karşı savaştım. Siz istemediğiniz halde, Allah bu dileğimi bana verdi. Biliniz ki bu fitnede dökülen bütün kanlar ve ziyan olan bütün mallar heder olmuştur. (Barış için) Kabul ettiğim bütün şartlar, şu iki ayağımın altındadır. (Age, s. 43)”

 

“Vallahi, ben bu işi sizin beni seveceğinizi ya da başkanlığıma sevineceğinizi bilerek almadım. Ben bu işi, sizi şu kılıcımla zorlayarak aldım. Gönlüm, size karşı Ebubekir ve Ömerinki gibi davranmamı istedi; ama ben ondan şiddetle nefret ettim. Osman'ın izinde yürümek istedim, onu da gönlüm kabul etmedi. Onun üzerine, sizin de benim de çıkarımız bulunan bir yola koyuldum. Bu da birlikte yemek içmektir.

Siz beni en iyiniz olarak kabul etmeseniz bile, ben başkanlık görevinde sizin için en iyisiyim.”

İşte, iki kişi, iki zihniyet, iki Müslüman, iki din anlayışı...

Elbette Muaviye birdenbire ortaya çıkmamıştı. Onu böyle büyüten de Halife

 

Osman'ın yanlı tutumu ve Kuran konusunda yaptıkları yüzünden ayaklanma başladı. Seyyid Kutub, bu olguyu değerlendirirken diyor ki:

 

 

 

 

20. Yüzyıl'da İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden birisi sayılan Mısırlı Seyyid Kutub'un bu değerlendirmesi, iki zihniyeti göstermesi açısından öğreticidir.

Alevilik, Hazreti Ali'ye bağlılık olarak Muaviye karşıtlığı biçiminde yükselirken, adaletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı da yükselen bir hareket olmuştur.

Bugünkü Alevi kimliğini neden Hazreti Ali sembolünün belirlediğini yukarıdaki örnek göstermektedir.

Muaviye ise peygamberin davranışlarını (Sünnet'i) hayata geçirdiğini iddia ederek kendisince bir yol icat edecek ve Sünnilik böyle şekillenecektir.


Copyright © 2011 KARACAAHMET SULTAN DERNEĞİ | Tüm Hakları Saklıdır.
 
AKSİSNET BİLİŞİM